ayakkabi
ayakkabi
ayakkabi
aradığınız etikete şu linkten ulaşabilirsiniz : ayakkabi için sonuçlar
ayakkabi için diğer sonuçlar
- ayak giyeceği... :)
- cocuklar tarafindan telaffuz edilmesi en zor kelimelerden biri.. ayaga giyilen ve bot gibi konclu olmayan yurumekten topuklarinizin parcalanmasini engelleyen koruyucu..
- tutkunları icin sevgili gibi dir.*
- bir sevdigim kiyafet cesidi. (bkz: nike air woven)
(bkz: yohji yamamoto) (bkz: le coq sportif)
japon muyum neyim?
- (bkz: ayak kokusu)
- rüyada görülürse sıkıntı anlamına gelir
- (bkz: yeni tanısılanda ilk bakılan yer)
- (bkz: pabuç) (bkz: çarık)
- gençken
bir çift kadın ayakkabısı
yalnız başına otururken
tuvalette
kemiklerini bile tutuşturur adamın
yaşlıyken ama;
bir çift kadın ayakkabısı
kimse yok gibi içinde
öyle bir şey işte.
charles bukowski-shoes adlı şiirine bir çeviri denemesi*
- the and of the affair filminde maurice*'in sarah*'ya "seni benden alip goturdukleri icin cok kiskaniyorum" dedigi yurume aparati.
- insanın yaşadığı erken devirlerden beri hayatında var olan, keşifler ve değişimler zamanı avrupa'da geliştirilip ticaretine başlanan, günümüzde -kimilerince- modern insanın kişilik göstergesi haline gelmiş, uğruna büyük paralar harcanan* fakat aslında -sadece- yere basarken ayağımızı koruması için tasarlanmış aksesuar-ihtiyaç.
tüm bunları bilmeme ve kabul etmeme rağmen (üstelik ayakkabılar üzerimizde bulunan en pis şeydir hep), yine de kendimi yenilerini hayal etmekten alamadığım, "ileride benim de x* gibi 856 tane ayakkabım mı olacak acaba" diye korktuğum, "ama ben hep spor ayakkabı giyerim, acaba bir gün topuklu ayakkabı giyecek miyim, rahat edecek miyim, yoksa hiç giymesem mi?" diye beyin akıttığım, "bir insanın sahip olması gereken ideal ayakkabı sayısı nedir?" diye kafa patlattığım hede..
- adı üstünde; ayak kabı.
- kesinlikle bir giysinin havasını baştan aşağı değiştiren ayak giyeceği.
- bu nesneye ayapkabı diyenler de mevcuttur.
- kadinlar icin en etkili anti depresan.
(bkz: mutsuz kadin yoktur az ayakkabi vardir)
- genellikle bayanların tutkusu haline gelmiş, bazen hiç acımadan dökülen bir servete malolan, alışveriş yaparken almayı en çok sevdiğim cici. (bkz: dayanamıyorum)
- eksikliği ilkellik, eskiliği fakirlik, markası zenginlik, tarzı kişilik, fazlası delilik olarak görülen günümüz insanının fizyolojik bir ihtiyacı.
- yokluğunda değeri bilinen ayak giyeceği...
sanırım 9 yaşımdaydım. o seneler neden o kadar sıkıntılıydı hatırlamıyorum ama her sabah babam evden çıkarken yemek masasına para bırakır ama nedense her akşam "o para neden az?" diye annemle babam kavga ederdi... babam hep "yok" derdi, "anlamıyor musun?". bazen annemin kavga edecek gücü bile olmazdı, oturur ağlardı tek başına... o zaman para benim için patlayan şekerlerden ve simitten ibaretti gerçi. hala rahatlıkla simidimi ve patlayan şekerimi alabildiğim için çok da umrumda değildi. akşamları hala o zamanlar sevmediğim pırasa olurdu; eskiden babam pırasayı parayla yedirirdi bana ama bu sene para da vermiyordu nedense... annem ağlamasın yeterdi, ben bedava da yerdim pırasamı...
öyle bir şubat ayıydı işte. siyah ayakkabılarım vardı, kalın deriden, içi perşembe pazarından alınmış yün keçelerle desteklenmiş, sıcacık, seneye de giyerim diye 1 numara büyük alınmış, sağlam, çift çorap takviyeli siyah ayakkabılarım... o lanetli şubat gününe kadar varlığıyla yokluğu arasında değişen çok bir şey yoktu benim için. sadece bir çift ayakkabıydı işte. mahalle maçlarında kramponum, teyzemin düğününde bana 2 beden büyük gelen emanet takım elbisemin tamamlayıcıları, mahalledeki dut ağacına tecavüz ederken de tırmanış ayakkabılarımdı. sabahçıydım o sene okulda. o lanetli şubat günü, elimde gittikçe ağırlaşan sümerbank çantamı eve bırakmadan bakkal hasan amcanın portakal kasalarının arasına saklayıp direk oyuna mı gitseydim arkadaşlarımla şubatın soğuğuna aldırmadan yoksa eve gidip kazınmakta olan karnımı mı doyursaydım? eve gidersem annem beni sokağa salmazdı elbet bu soğukta ama nedense açlığım daha ağır bastı. eve gitmeye razı oluverdim; zaten merdivenlerden çıkarken yüzüm aydınlandı annemin misafirlikte olduğunu hatırlayarak. o yaşımda büyük bir sorumluluk örneği olarak taşıdığım ev anahtarlarımı annem pantolonumun içine yaptığı gizli bir cebe sabitlemişti. itinayla çıkardım ayda belki 1 ya da 2 kez kullandığım anahtarları ve o koskoca kahverengi kapıyı gıcırtısına aldırmadan açıverdim. annem yeni çıkmış olmalıydı evden çünkü mis gibi ıspanak kokuyordu ev. annem ıspanak ve yoğurt bırakmıştı masanın üstüne. o heyecanla ayakkabılarımı kapının önüne bırakıp eve girdim, nasıl olsa 3 dakika sonra tekrar sokaklara dönecektim, o yüzden umursamadım annemin "ayakkabılarınızı kapıda bırakmayın, çingeneler çalar yoksa!" uyarılarını. gerçekten de yoğurtlu ıspanağı yutmam 3 dakika bile sürmemişti. çantamı odama savurdum önlüğümle birlikte. anorağımı istemeyerek giydim ve gene o koca kahverengi boyalı kapıyı açtım. karanlık ve nemli apartmanımızın mevdivenlerinde bir eksiklik vardı, ayakkabılarım... 4 dakika önce orada bıraktığıma emindim. sanırım bu hayatımın ilk gerçek şokuydu. çok basit birşeydi belki daha önce ayakkabılarım, ama yoktu işte şimdi... yoktu ayakkabılarım. şüpheyle ayakkabılığa baktım. yoktu ayakkabılarım... başka ayakkabım da yoktu zaten. hayatta o an için sahip olduğum tek ayakkabım çalınmıştı. ne yapacaktım? annem çok kızar mıydı acaba? ya babam, gene para yok diyecekti, ayakkabı almayacaktı belki bana... bunun üstüne annem gene ağlayacaktı... annemin tekrar ağlayacağı düşüncesi deli ediyordu beni. gözlerim doldu hemen, boğazıma kocaman bir yumruk geldi oturdu. adem elmamın altında sanki kaybolan ayakkabılarım vardı, yutkunamıyordum... annemi ağlatmamam gerekiyordu. o hırsla bulduğum bir çift terliği geçirdim ayağıma ve fırladım sokaklara soğuğa aldırmadan... hep korkardık eskiden çingene mahallesine gitmeye, hele tek başına... ama umrumda bile değildi. ne çingene çocuklarının çakılarından ne de karabaş köpeklerinden korkmuyordum. üstümde annemin ördüğü önlük altı kazağım, ayağımda tekinin burnu delinmiş ve itinayla yamanmış merserize çoraplarımın süslediği terliklerle daldım çingene mahallesine. yağmur çiseliyordu. günün 24 saati sokaklarda olduğunu düşündüğüm çingene çocuklarını bırak, karabaş köpekler bile yoktu sokaklarda. ellerim soğuktan kıpkırmızı olmuş, çoraplarım ise bastığım sulardan dolayı sırılsıklam olmuştu. üşümek umurumda bile değildi ama hasta olursam annem daha çok ağlayacaktı, biliyordum... bacaklarımın arasında sanki bir kuyruk varmışçasına eve döndüm; ablam öğlenciydi o sene ve o bile gelmişti eve. o kadar saat geçmişti demek sokaklarda... annemin de eli kulağındaydı herhalde. ablam her zamanki gibi halının üstüne yatmış ödevini yapmaya başlamıştı önlüğünü bile çıkartmadan. farketmedi ıslak çoraplarımı ve soğuktan mosmor olmuş yüzümü. banyoya gittim çıkardım çoraplarımı. annemi beklemekten başka çarem yoktu... kapıda anahtar sesi duyuldu sonra. radiyooo diye bağırdı annem, "ekmek almayı unuttum git ekmek al bakkaldan!"... çıplak ayaklarım ve ıslak paçalarımla gittim annemin yanına, boyum ancak beline sarılmaya yetiyordu, gömdüm kafamı annemin kıçına ve ağlamaya başladım... sanki annemin ayakabılarımın kaybolması yüzünden dökeceği bütün gözyaşlarını annemin yerine ben dökmek istiyordum o an. hüngür hüngür ağladım annemin bacaklarına sarılmış olduğum halde. "ne oldu?" dedi yumuşak bir sesle, "neden ağlıyorsun?"... olanları anlattım, çok kızmadı bana; sadece yüzünde bir sıkıntı oldu. bu sıkıntıyı çok iyi tanıyordum, "yok"tu gene... "hele bir baban gelsin" dedi...
hayatımda hiç o kadar uslu oturduğumu hatırlamıyorum. gıkım çıkmadı babam gelene kadar. uykudan önceyi bile izlemedim o akşam. adile naşit'in "hadi bakalım kuzucuklar, doğru yatağa!" deyişini duyduğum an tekrar anahtar sesi duyuldu kapıda. babam gelmişti işte. gene kavga edeceklerdi... bu sefer de benim yüzümden. direk banyoya gitti babam ellerini yıkamaya, annem de çorbaları koymaya başladı. oturduk sofraya. sessizlik babamın da dikkatini çekti, sordu "hayırdır" diye... ablam bu fırsatı kaçırmadı tabi... "ayakkabılarını çalmışlar bizim salakonun kapıdan baba!" dedi tadını çıkartarak her kelimenin... ablamın umduğu gibi olmadı, babam da kızmadı. sadece onun da yüzünü sıkıntılı bir hal aldı. sanırım ilk kez duyuyordum o kelimeyi o akşam... "ay sonu" dedi babam; anlam veremedim o kelimelere o akşam ama ters birşey olmalıydı şu "ay sonu"... "yarın perşembe pazarı var" dedi annem, "ordan alırız"... o zamana kadar hiç pazardan giyim/kuşam almamışlardı bana. hep mağazadan alırdık o zamana kadar herşeyi... bu sefer pazardan alacaklardı. "olsun"du... en azından kavga çıkmamıştı. sıkıntı yeterince bunaltmıştı beni. ne olursa "olsun"du... ayakkabı mağazalarının güzel kokusu, uzun ayakkabı çekecekleri ya da alçak aynaları olmasa da olurdu bu sefer... ayakkabı olsa yeterdi...
ertesi sabah okula gidemedim haliyle, sabah babam da işe geç gidecekti ayakkabı alacağız diye ama bir sorun vardı. terliklerle o soğukta pazarda gezemezdim, evde oturdum annemle; ablamla babam gittiler pazara. yarım saat sonra naylon torba içinde bir çift ayakkabıyla geldiler. o zamana kadar hep kutuda olurdu ayakkabılarım, bu sefer naylon torbada gelmişlerdi. "olsun"du... kahverengi ve sivri burunlu, ince derili ayakkabılardı. üstünde deri parçalarından yapılmış bir süslemeyle benim yaşıma uygun ayakkabılar değillerdi. ortaokul öğrencilerine göre olanlardandı ve 2 numara kadar büyüktüler... "olsun"du... bunlardan ne krampon olurdu ne de tırmanış ayakkabısı... ama "olsun"du... ayaklarımı üşüteceklerdi ama "olsun"du... çirkindiler bu ayakkabılar, ne okul pantolonuma ne de sokak pantolonumun altına giderlerdi ama "olsun"du... "olsun"du işte...
o gün evden çıkmayıp uslu bir çocuk olarak oturdum evde. ertesi sabah okula giderken giydim ilk kez o ayakkabılarımı; çok sertlerdi, derisi bir garip kokuyordu, çok süslü püslülerdi, ayağıma vuracaklardı, çok ciddi duruyorlardı bir ilkokul öğrencisinin ayağında, arkadaşlarım dalga geçeceklerdi o kösele ayakkabılarla... "olsun"du... en azından ayakkabım vardı artık... 2 sene giydim o çirkin kahverengi ayakkabıları. dut ağacına da tırmandım, futbol da oynadım. her yağmurda sırılsıklam oldu çoraplarım... ikinci senenin sonunda sol teki yırtıldı önce... anneme söylemeyeyim dedim. biliyordum ayakkabının değerini artık ne de olsa. sonra sağ tekinin de topuğu çıktı... artık daha az kavga vardı hem evde... babama söyledim o akşam ayyakkabım yok diye, mekap aldı bana o bahar*...
- yaşamda yürüyenlerin ayağında paralanacak bir dost.
- çoğul kullanınca bana tuhaf gelen şey.ayakkabılarım doğru söylenişi ,peki ya ayakkaplarım söylenmesi igrenç olsa da daha doğru değil mi diye düşündüren ayak giyeceği
- her ne kadar üst baş, giyim kuşama özen gösterilsede kişinin tarzını belirleyen "ayyakabıdan karakter tahlili" yapabilmeyi sağlayan bir nevi aksesuar.
- hep süper kahramanların ayakkabılarına dikkat etmişimdir.genelde acayip botlar olur bu ayakkabılar.hele süperman in kırmızı botları :acaba günlük kullandığı ayakkabıyı 1 2 numara büyük alıyorda öylemi o botları taşıyor diye hep düşünmüşümdür, eminim vardır bir mantıklı acıklaması:-p
bildiğim ayakkabılar: kara lastik,(hacı cabbar da derler bizim orda=.2 türü vardır bu ayakkabıların biri böyle sırf erkekler için üretilmiş bağcık desenli hacı cabbarlar öbürü unisex kullanabilen oval biçimli -1 +1 ayak numarasına uyumlu hacı cabbarlar.her ikisnide kullandım.ama en çok maç yaparken ip desenlisini ucu sivri olduğu için tercih etmişimdir.müthiş ayak terletir fakat yıllarca dayanabilir.
sonra iskarpinler gelir. genelde siyha ve kahverengi boylaı deri ayakkabılardır. resmi bir giyim tarzını temsil eder.öğrencilik yıllarının vazgeçilmez ayakkabısıdır.modası hiç geçmeyecek gibi duruyor.
sonra kramponlar, spor ayakkabılar. kumaş vs. maddelerle üretilen bu ayakkabılar.hayvan katli konusunda bir gerileme yaratmış olsada hala iskarpinlerden tahtı devralamamış gibi görünüyor.
ha bi de bayanların giydiği çeşit çeşit renk renk ayakkabılar vardır.topuklu, topuksuz, tokalı, tokasız, iskarpin tarzı , terlikli, terliksiz.uzar gider.
atalarımız her zaman demiştir dost başa düşman ayağa bakarmış
- kiyafetin guzelligini tamamlayan ayak giyecegi. zamanimizda sex and the city tarzi, ayakkabi sahibi olmanin ayni zamanda sosyal statu anlamina geldigi, diziler sayesinde onemi ve fiyati artmistir. bayanlar icin tutkudur. eger cok begenilen ve alinmak istenen ayakkabinin size uyan numarasi yoksa hic onamli diildir kucuk numarasi alinir, giyildiinde inanilmaz bir aci vermesine ragmen o ayakkabilari almak ve giyiyo olmak ayri bir haz verir. amacindan tamamen sapmistir, artik ayagi yerdeki pislikten ve calicirpidan koruyan, sicagi ve sogugu onleyen giysi olmaktan cikmis hayatta statu sahibi olmanin isareti olmustur.
- rüyada görüldüğünde, insanları sürekli eleştirmeniz ve sürekli bir şeylerden şikayetçi olmanız, düşman kazanmanıza neden olacağına, yeni ayakkabılar, hayatınızın düzene gireceği şeklinde yorumlanabilen nesnedir.
- herhangi bir akli yerinde insanin asla reddedemeyecegi hediye..
Not :Yukarıdaki bilgiler ekşi sözlük yazarları tarafından yazılmış olan bilgilerdir doğruluğu konusunda garanti verilmez.