hapishane

hapishane

hapishane

aradığınız etikete şu linkten ulaşabilirsiniz : hapishane için sonuçlar

hapishane için diğer sonuçlar

  1. devletin yasalarina gore suc isledigi ya da isledigi zannedilen insanlarin disaridakilere gore daha fazla ozgurluklerini kisitlayabildikleri yasal iskencehane. yemegin yaninda sadece kasik verilir, fevkalade tasarruf saglarlar bulasiktan.
  2. (bkz: kodes)
  3. her zaman amerikan hapishanelerinin filmlerdeki yüzüne imrenmişimdir.
    adamlar full yatıp kitap okuyolar. ama bi de görünmeyen yönü var. (bkz: esaretin bedeli)
  4. askeriyede disqo
  5. blues brothers terminolojisinde: joliet
  6. bol bol şair yetiştiren bir kurum. bu bakımdan, iyi şairler çıkaran bir millet olmak her zaman övünülecek birşey değildir diyebiliriz.
  7. giyotin isimli turkce sozlu death metal grubunun demosu, ve ayni isimli sarkisi.
    demoda
    -alacakaranlik
    -olumsuzluk denizi
    -hapishane
    -issiz bucaksiz
    -yuzun carpsin kur$u
    isimli sarkilar bulunmakta
  8. (bkz: buca cezaevi)
  9. burzumun albumlerini urettigi mekan.
    (bkz: mapusdamindan album cikarmak)
  10. ciktiginda sabikali damgasini yedigin yer.
  11. en büyüğü, en kaçılamaz olanı insanın içinde bulunan kocaman iğne deliği.
  12. makro örneği için dünya.
  13. "burda ne kadar hizli kosarsan kos adami yakalarlar" demisti, carl lewis abimiz. atiyor da olabilirim, keyfe keder.
  14. hapiste ne kadar kalacağınız şu formülle hesaplanır:

    ceza.yıl=hak ettiğiniz yıl/işlediğiniz suçun büyüklüğü*önemli mevkideki tanıdıklar
  15. (bkz: medrese i yusufiye)
  16. akşamın erken indiği söylenen ,paralıysan dışarıyı aratmayacak imkanlara sahip olabildiğin yoksa zıçtığın bir yer.sanıyorum ülkemizdekiler tüm dünyadan güzel çünkü yakalanan buraya naklini istiyor(ağca,çakıcı,çağlar vs)bayrampaşa,ulucanlar,kartal gösterilebilir.askeri cezaevlerine sarıkamış gösterilebilir.
  17. insanin sadece maddi varligina degil ruhuna da vurulan soguk, gri, monoton bir pranga hapishane. simdiye kadar hic hapse girmedim ve bugun gorduklerimden sonra da allah dusmanimin basina vermesin demekle yetiniyorum hapishanelerle alakali olarak.

    philadelphia sehrinin correctional facilitylerinden birindeydim bu sabah. bir adli tip dersi icin yapilan bir "gezi" nedeniyle.

    muze gezer gibi hapishane gezmek sadece amerika'ya ozgu bir yaklasim olsa gerek. ama konu bu degil. cunku hukuk devleti olarak addedilen ve yargi ve ceza sisteminin bir nebze duzgun yurudugu amerika'daki bir hapishane bile acikcasi tuylerimi urpertmeye yetti ve artti.

    "riverside correctional facility" sadece kadin mahkumlari barindiran bir maksimum guvenlik unitesi. 750'nin ustunde mahkum barindiran bir kale. insasi 1 sene once tamamlanmis. modern bir bina esasinda ama disardan bakildiginda bile soguk ve itici duruyor. etrafi ayni filmlerde oldugu gibi sira sira dikenli tellerle cevrilmis. otoparktan ziyaretci girisine gelinceye kadar 3 kere kontrolden geciriyorlar adami. buraya kadar beklenmedik bir sey yok esasinda. ziyaret ettigimiz mekan bir "hapishane" cunku.

    iceri girdigimizde hadisenin ciddiyetinden biraz daha haberdar oluyoruz. mahkumlarin bulundugu bolume gecmeden once cuzdan, sigara, cakmak, saat, ceket ustunuzde ne varsa bir dolaba kitlemek gerekiyor. beyaz t-shirt dahi giymek yasak. iceriye ait olmayan her sey (kisinin kendisi haric) disarida kaliyor.

    kimlik birakip bir defter imzaliyoruz. metal dedektorunden gecip kapida bizi bekleyen gorevliye yoneliyoruz. adam tek tek ve detayli bicimde coraplarimizdan boynumuzun arkasina kadar elleye elleye bir guzel ariyor bizi. malum, "maximum security unit".

    sonra yine o filmlerden bildigimiz "dıııııııızaaaarrrrrrrttttt" sesi cikiyor; yuksek voltajla elektrik verirmis gibi. ardindan bir "klank" ve otomatik bir kapi yana dogru aciliyor. iceri ilerleyip duruyoruz. yine ayni sesler; girdigimiz kapi kapaniyor. bir senfoni daha; ikinci kapi aciliyor. kapidan gecip yine duruyoruz. senfoninin tekrariyla ucuncu kapi aciliyor ve nihayet mahkumlarin serbestce gezdigi (bu noktada insan bir garip oluyor) bolume geciyoruz.

    bileklerinde kimlik bileklikleriyle gezen, is yapan bir suru mahkumun arasindan geciyoruz biraz tirsarak. "sakata gelir miyiz lan?" paranoyalari birakmiyor pek pesimizi. hayir, insan ne kadar humanist olsa da yanindan sallanarak, hatta biraz da pis pis bakarak gecen kadin belki de bundan 4 ay once 2 kisiyi oldurdu. ne malum bir anda fevrilesip kendini kaybetmeyecegi? sakat biraz.

    koridordan ilerlerken gozumuze her kose basinda bir kamera carpiyor. soyle bir bakildiginda kameralarin ve o kameralarin basinda oturanlarin gormedigi kose pek yok gibi hapishanede. azicik rahatliyoruz. bir asansore binip 3. kata, mahkumlarin "hucrelerinin" oldugu bolume cikiyoruz. h-kanadi. 5 dakika suren bir bir baska "kapi acil - yuru - kapi kapan - kapi acil - yuru" faslindan sonra etrafina biraz korku, biraz hayret, biraz da merakli bakislar atan bir grup ogrenci olarak mahkumlarin "yasadiklari" bolume giriyoruz.

    vay anasini. bu, filmlerde gorduklerimizden biraz daha farkli. icerde en azindan 4 guvenlik gorevlisi, bellerinde biber spreyi ile etrafta geziniyor. hicbirinin suratinda en ufak bir gulumseme, en ufak bir sicaklik yok. kalpsiz mi bu adamlar yahu? pek degil; sonradan ogreniyoruz. mahkumlar ve gorevliler arasinda kurulacak en ufak bir duygsal bag, unitenin tamami icin tehlike teskil ediyormus.

    unitenin girisinde yuksekce bir kontuar, arkasinda 2 tane izbandut gibi kadin gorevli; onlerindeki monitorlerden h-kanadindaki 60'a yakin hucreyi gozluyorlar. arada bir telsiz gibi bir seyden ses geliyor ve kapilarin acilip kapandigini duyuyoruz. mahkumlar, kendi hucrelerinden gorevliler kapilari aktive etmeden cikamiyorlar; bunu da sonradan farkediyoruz.

    evet, bu anlattiklarimin yarisi dusunuldugunde "bariz" denilebilecek seyler. ama bunlari gormek algiya bambaska bir boyut katiyor; anasini satayim, insanin hesap vermeden yuruyemeyecegini ne kadar dusunsem hayal edemezdim herhalde.

    bizi "cok amacli" addedilen bir odaya aliyorlar; 18 kisi konferans dinleyecekmis gibi muhteviyati sadece sandalyeden olusan bir "hucre"ye tikiliyoruz. sonra iceri lacivert pantolon ve acik mavi t-shirtler giyen 6 tane kadin giriyor. her birinin kolunda birer "kimlik" bilezigi, yuzlerinde yari tedirgin, yari umursamaz bir ifade, 6 mahkum karsimiza oturuyorlar. "gezi"den sorumlu kisi mahkumlara neden orada oldugumuzu acikliyor ve bizlerden mahkumlara kendimizi tanitmamizi, neden orada oldugumuzu kisaca anlatmamizi istiyor.

    cok daha buyuk gruplarin onunde konusutugumu bilirim; ama bana "lan biz hayvanat bahcesinde sergilenen hayvanmiyiz; ne istiyor bunlar bizden" mealinde bakislar atan 6 kisinin onunde ne diyecegimi pek bilemedim acikcasi. ne desem bos. "eeeooo, biz okuldan geliyoruz da field trip yapiyoruz buraya; sizin nasil yasadiginizi gormek istedik". hayatinin 2 senesini bos duvarlara bakarak gecirecek birine soylenmez ki arkadas bu. allahtan grubun basinda asistan var; california'da deputy sherriflik yapmis bir insan evladi. o biraz giriyor mevzuya da ortam azicik yumusuyor.

    sonra mahkumlar birer birer tanitmaya basliyorlar kendilerini. ve benim icin hadisenin tuyler urperten kismi oraya denk geliyor zaten. hepsinin ayri bir hikayesi var.

    biri cocuguna vuran bir kadina saldirmaktan hukum giymis mesela. ama kadina ne olduguna dair bir sey soylemiyor. ve maksimum guvenli bir hapishaneye dusmek icin basit bir "saldiri" pek yeterli degil pennsylvania hukuk sisteminde. sadece "yapacaginiz her hareketi bir kez daha dusunun, bir kez daha gozden gecirin; tek seferlik bir hata cok buyuk seylere malolabilir" diyor. belli ki pisman yaptigindan. ama pismanliginin seviyesi, ictenligi pek kesin degil. mahkumdan sorumlu olan gardiyanin bakislari da bunu dogrular nitelikte. manipulatif olabiliyor cunku mahkumlar; klinik olarak kanitlanmis bir gercek bu. kadinin anlattiklarina inansak mi inanmasak mi bilemiyoruz. tribunlere mi oynuyor? yoksa hakikaten pisman mi?

    bir digeri banka soymak nedeniyle icerde. 32 yasindaki bu kadin, 18 yasindan beri farkli farkli hapishanelerde tutuklu kalmis. hayatinin yarisi hapiste gecmis neredeyse. o da pisman oldugunu, hatta neredeyse "sucsuz" oldugunu ima ediyor. neye inanmak lazim? 14 sene hukum giymis birinin sucsuzlugu ne derece inandirici olabilir? o da bir noktada bundan dert yaniyor zaten: "bir kere suclu damgasi yediniz mi bir sonrakini yemek cok daha kolay oluyor; bu sistem bize karsi" diyor acik ve net.

    ucuncu mahkum eski bir hemsire. uyusturucu satmaktan ve kardesine karsi "komplo" kurmaktan hukum giymis. o suclu oldugunu acik acik ifade ediyor. ve sadece "bir daha boyle bir sey yaparsam iki olsun" demekle yetiniyor. diger mahkumlardan biri uyusturucudan iceri girdigini anlatiyor; digeri ise neden hukum giydigini soylemiyor. hepsi bir sekilde "bir daha yaparsam serefsizim" diyor; ama pek cogu daha once birden cok kez hukum giymis.

    esas dert yandiklari ortak nokta ise "hapishane"nin ve "sistem"in ne kadar igrenc, ne kadar izdirapli ve ne kadar insafsiz oldugu. yemeklerden bahsederken hemen hepsi basiyor kufru. "bize oglen yemegi diye verdikleri sebzeyi duvara resim asmak icin kullanabilirsiniz" diyorlar. hijyen berbatmis; staff infection almis basini gitmis koguslarda; oyle anlatiyorlar. bu noktada hapishane gorevlilerine bakiyoruz; umursamaz bir ifadeyle dinliyorlar anlatilanlari.

    boyle surup gidiyor muhabbet. cocuklarindan bahsediyorlar bir noktada. bir tanesi 2 ay once bir cocuk dogurmus hapishanede; kardesi bakiyormus cocuga. "buradan ciktigim anda cocuguma adayacagim kendimi" diyor. ama 16 yasindan beri hapishanelerde yasamis bu kisi. yine inandirici gelmiyor neredeyse. surekli dediklerini yargilarken ve tartarken buluyoruz kendimizi. rahatsizlik verici bir durum; ben kimim ki yargiliyorum bu insanlari? beni onlardan farkli kilan, hatta ustun kilan bir sey mi var ki dediklerini "yalan" ya da "gercek" diye kategorize ediyorum? bu seferde kendimi tartmaya basliyorum; neden? onu tam cikaramiyorum. o insanlarin orada bulunmasinin sebebi degilim ki ben.

    bir yandan uzuluyorum hallerine; bulunduklari, yasadiklari ortama. bir yandan da aklimdan cikarmamaya calisiyorum orada bulunma nedenlerini: "suc islediler, cezasini cekiyorlar". ama ne ceza...

    insanin elinden ozgurlugunun alinmasi kadar kotu bir sey yok denmistir hep. genelde kafa sallayip, he deyip gecmisimdir. ayip etmisim.

    ziyaret mahkumlarin hucrelerinden birini gezdikten sonra son buldu. hucre dedigim de 2 tane 1.70'lik ranza yatak; 1 tuvalet; 1 sandalye. hepsi o. hayatimda bu kadar depresif bir hava soludugumu bilmiyorum.

    esyalarimizi dolaplardan almaya ciktigimizda hakikaten bir garip hissettim. ironik olacak belki ama cep telefonumu dolaptan alip actigimda "ozgur" hissettim neredeyse. evet, cep telefonu: iletisim araci; statu araci. buyuk bir ozgurlukmus. kara mizah sanki bu. nokia'nin acilis mesajini gordugumde sevindim ben bu sabah! istedigimi yapabiliyor olmanin, istedigim yere gidip istedigimi yiyebiliyor olmanin, bunun icin kimseden izin alip kimseye hesap vermiyor olmanin coskusuyla sevindim ulan!

    allah dusmanimin basina vermesin demistim yazinin basinda; simdi de amin diyorum. sadece soguk ve bosluk vardi cunku hapishanede. hakikaten allah kurtarsin...
  18. çıkıldığında ilk uğrak pastahane olacak bir tutsaklık.
  19. ali kırca'nın bugünkü köşe yazısında çok güzel noktalara değinerek incelemeye aldığı yer. görmek ve yaşamak, ordaki havayi teneffüs etmek, yarım veya bir saatliğine olsa dahi, bambaşka bir şey olsa gerek diye düşünmeden edemiyor insan.

    yani girince ne oldu, seni kimler karşıladı, neler hissettin... insanın özgürlüğünün bilfiil elinden alındığı bir yer, ötesi yok. öyle ya da böyle girmiş bulunduğu bu sevimsiz ortamda bir şekilde karşılaştığı insanlarla beraber yaşamak zorunda, çaresi yok. en acısı dışarıdan bir tek haber bile yok, okunarak geldiğini bildiği mektuplar dışında...

    hepsi hüküm giymiş değil elbet, yarısından fazlası tutuklu kimbilir. mahkemeye çıkacakları günü bekliyorlar, yine yeniden hesap vermeden nefes alacakları, canlarının istediği yemeği yiyebilecekleri günü, sevdiklerinin kokusunu içlerine çekerek sarılabilecekleri günü bekliyorlar, arada o sevimsiz parmaklıklar olmaksızın...

    mahkemeye çıkmak üzere gidiyorlar yine o sevimsiz parmaklıklarla çevrili camı olan arabada, öyle elini kolunu sallayarak olmuyor elbet, bilekler zincirli, sigara dahi zorlanarak içiliyor, görebildiği tek küçücük aralıktan aylardır görmediği sokaklara, insanlara bakıyor, bilekleri acıyor, alışmaya çalışıyor, normal olmaya...

    bazıları görüyor kendisini kötü bakıyor, ayıplayarak bakıyor, bazıları belki acıyarak, bazıları var ki görmezlikten geliyor, bir korku mudur içlerini kaplayan, bir çekince mi bilinmez, ama gözünün içine bakmaya cesareti yok, görmemezlikten gelmeyi tercih ediyor, kaçıyor bir nevi...

    ne yaşamış olduğu konusunda hiç bir fikri olmayaraktan yargısız infaz yapıyor bir bakıma, belki katil sanıyor belki daha kötüsü, ama ne önemi olabilir ki. herkesin bir hikayesi olduğu, bir sebebi olduğu yadsınamaz bir gerçek. yarın ne olacağımızın belli olmadığı bir dünyada nefes alırken, karşımızdakini insafsızca yargılamak hangi birimizin hakkı olabilir, düşünüyor insan.

    gel gelelim;

    "dün sevgililer günü'ydü... ve ben, dün, bir sevgililer günü'nde kimsenin bulunmak istemediği bir yerdeydim.
    ancak... kendi adıma da, bir sevgililer günü'nü, olabilecek en "anlamlı" yerde geçirdim.
    istanbul'da, bir kadınlar cezaevi'nde, 280 genç kız ve kadınla...

    dün, edip akbayram'la birlikte, paşakapısı'nda "yaşayan" 280 genç kız ve kadın tutuklunun davetlisiydik.
    şiirler yazmışlardı... şiirler ezberlemişlerdi memleketin "mahpushane" gediklisi şairlerinden. şiirler okudular.
    şaşırtıcı bir şey yoktu okunan mısralarda... hepsi; hürriyete, aşka ve hasrete dair şiirlerdi.
    lakin; şaşırtıcı olan, okuyanlardı.
    edip akbayram'la bir ara göz göze gelip paylaştık bu şaşkınlığı...
    cezaevindeki 280 tutuklu ve mahkumun büyük çoğunluğu yirmili yaşlarındaydı.
    çoğunun fiziği düzgündü. bazıları basbayağı güzeldiler. hepsi bakımlıydılar. türkçe'leri, duygularını ifade biçimleri kusursuzdu...
    bir cezaevinin konferans salonunda değil, bir üniversitenin amfisindeydik sanki.
    sahnede mikrofonu ellerine aldıklarında yaşadıkları heyecan, bir öğrencinin sınavdaki heyecanından farksızdı.
    sanki, sevgililer günü için düzenlenen bu şiir yarışmasında; jürideki bizleri etkileyip birinci olurlarsa, hayatları değişecekti.
    hayatları kurtulacaktı. özgür kalacaklardı sanki. oysa...

    oysa, veda edip ayrılırken, onlar bize iç avlunun merdivenlerinden el sallıyorlardı.
    bizse, onlar için "erişilmesi imkansız"; bizim içinse çok olağan, sıradan bir istanbul "telaş"ının içine dalıyorduk dolu dizgin.
    hürriyet; bizim yaşarken zerrece aklımıza getirmediğimiz, onlarınsa bir an bile akıllarından çıkarmadıkları bir "soluk"tu havada.
    sevgililer günü; bizim için, bilmem kaç ytl'lik bir "kırmızı kalpli" ticaret; onlar için bedeli hesaplanamaz tepeden tırnağa hürriyete hasretti.
    cezaevi savcısının sağladığı "insanca yaşam" koşullarında düşündükleri tek şey de, kaybettiklerine değip değmediğiydi işledikleri söylenen suçların...
    savcı suçlarını sayıyordu 280 genç kız ve kadının... 82'si uyuşturucudan, 52'si cinayetten.
    gerisini dinleyemedim. dinleyemedik... bir üniversite amfisinde olmadığımızı hatırlamıştık yalnızca...
    ama, onlar bir zamanlar, o amfilerde, o sınıflarda, o sokaklarda, o sinemalarda, o evlerdeydiler işte...
    onlara benzeyen "dışarıdakiler" gibi... filmi başa sarmak için neler verirlerdi kim bilir? dışarıdakiler; "kötü final"lerle sona sarılmamış kendi filmlerinin kıymetini biliyorlar mı peki?
    her cezaevi paşakapısı değil, tamam da... ama, paşakapısı'dan bakınca; dışarıyla içerisi arasında, başlangıçla son arasında, hürriyetle hürriyete hasret arasında ince bir tuğla duvar duruyor yalnızca...

    bu yıl sevgililer günü'nde ne yaptığınızı düşündüğünüz kadar, gelecek yıl sevgililer günü'nde ne yapacağınızı, nerede olacağınızı da düşünün şimdiden.
    bu arada... dün özlem kızdan dinlemeseydik cezaevinde; bilemeyecektik, nazım'ın "tahir ile zühre"sinin aşka dair yazılmış en güzel şiir olduğunu..."
  20. ders çalışmak, kitap okumak, geyik yapmak, amaçsızca oturmak eylemlerinin zaman kısıtı olmaksızın yapılabildiği yer.
  21. hapishane sever jean genet 'nin journal du voleur'de "hapishane bir hükümlüye, kraliyet sarayının,bir kralın çağrılısına verdiği aynı güvenlik duygusunu verir.hapishane ve kraliyet sarayı, ikisi de en çok güven verecek biçimde yapılmış binalardır.neyseler,onun en büyük gerçekliğini yansıtırlar,ne olmak istemişlerse odurlar ve o olarak kalmışlardır." diye tanımladığı enteresan yer.
  22. (bkz: cezaevi)
  23. (bkz: panoptikon)
  24. (bkz: jailhouse rock)
  25. (bkz: nuthouse)
  26. Not :Yukarıdaki bilgiler ekşi sözlük yazarları tarafından yazılmış olan bilgilerdir doğruluğu konusunda garanti verilmez.